Elvis ve Chopin: Müzik Dünyasının İki Efsanesi
Elvis Presley ve Chopin’in hayatına dair belgeseller, müziğin özgürleştirici gücünü gözler önüne seriyor.
Elvis Presley, müzik kariyerine dair düşüncelerini paylaşarak, “Bu benim hikâyem. Hakkımda birçok şey yazıldı, öykümü bir de benden dinleyin. Müzik dünyasına nasıl adım attım? İzleyici evinde beni dinlerken, konserime geldiğinde şov bekliyor. İçimdeki enerjiyi sonuna kadar harcıyorum. Tempo için tüm bedenimi kullanıyorum” ifadelerini kullanıyor.
Yönetmen Baz Luhrmann, Elvis’in hayatını anlatan “Epic: Elvis Presley Konserde” belgeselini hazırlarken, 1970’lerde çekilmiş iki önemli belgeselden yararlandı: Denis Sanders’in “Elvis: That’s the Way It Is” ve Robert Abel-Pierre Adidge’in “Elvis on Tour”. Bu filmlerin kullanılmayan görüntülerine ulaşan Luhrmann, Graceland arşivlerinden süper 8 mm filmler ve söyleşilerin ses kayıtlarını edindi. Böylece, efsanevi görüntüler 40 yıl sonra gün yüzüne çıktı. Peter Jackson’ın desteğiyle görüntüler restore edilirken, Luhrmann bu çalışmayı, Elvis’in kendi hikâyesini anlattığı bir şiir olarak tanımladı. Kurtarılan görüntülerin çoğunun ses kaydı bulunmadığı için, teknik ekip dudak okuma uzmanlarından yardım alarak görüntüleri farklı kaynaklardan gelen seslerle eşleştirdi.
Elvis, müziğin ruhundaki derinliği ve coşkuyu, “İki yaşındaydım, kilisede gospel şarkıları söylemeye başladım. Bazen ruhum coşar, bazen bastırırım. Gospel müziği benim için bir huzur kaynağı oldu” sözleriyle ifade ediyor. 1970’lerin başında, ününün zirvesindeyken askere gitti ve Hollywood’da 10 yıl boyunca oyunculuk yeteneklerini kanıtlamaya çalıştı. Ancak, benzer müzikallerde yer almasına rağmen içindeki boşluğu dolduramadı. “Cesaretim kırıldı, canlı performansımı ve seyircimi özledim. Bu kısır döngüden çıkmalı ve müziğime geri dönmeliydim” diyen Elvis, yaşamının son sekiz yılında (1969-1977) binden fazla konser verdi. Luhrmann, belgeselinde Elvis’in son yıllarında bile performansının zirvesinde olduğunu vurguladı ve “Elvis’i ne kadar çok incelerseniz, o kadar eşsiz olduğunu anlarsınız” dedi. Elvis, sahnedeki hareketliliğini, “Gospel, caz, blues, country söylemek beni heyecanlandırıyor. Cinsellik satmıyorum, hareket etmem gerekiyor” diyerek tanımladı. Etkileyici sesi, enerjik performansı ve hayranlarına olan bağlılığıyla sahnede devleşen Elvis, “Sahne benim evim gibi, her gece şarkı söylüyorum. İzleyicimle aramda güçlü bir bağ var. Onlar içimdeki şovmeni ortaya çıkarıyor. Birlikte çok eğleniyoruz. Her şarkıyı ilk kez söylüyormuş gibi söylemelisiniz, işin sırrı burada. Her konserde sahne korkusu yaşıyorum” diyerek neden efsane olduğunu belgesel boyunca gözler önüne seriyor.
Diğer yandan, Paris 1835 yılında, 25 yaşındaki Frederick Chopin, Paris aristokrasisinin ve halkın gözdesi haline gelmiştir. Konser sonrası çılgın partilere katılan genç piyanist, tüberküloz olduğunu öğrendiğinde, yaşamı elinden kayıp giderken müziğe olan tutkusunu asla kaybetmedi. Chopin’in yaşamı, ölüm korkusu ile müziğe olan tutkusu arasında geçen bir psikolojik portre olarak yönetmen Michal Kwiecinski tarafından tasvir edildi. Chopin, romantik dönemde doğan ilk rock yıldızı olarak anılırken, Paris’te gerçek bir yıldız olarak parladı. Müzikal bir savaş vererek geçmişe karşı kazandı ve onun olmaması halinde caz ve birçok müzik akımının var olmayacağı söyleniyor. Kısa yaşamında müzik ve hastalık onun en yakın arkadaşları oldu. Chopin, Polonya sinemasının en pahalı yapımlarından birinde (16.5 milyon Avro) Eryk Klum’un olağanüstü performansıyla hayat buldu. Victor Meutelet, Josephine de la Baume ve Lambert Wilson’un yer aldığı film, Chopin’in besteleriyle elektronik müziğin harmanlandığı özel bir yapım olarak yılın en iyileri arasında gösteriliyor. Uzun süre birlikte olduğu yazar George Sand’ın sözleriyle, “Hayat onu boğdu, müzik onu özgürleştirdi” ifadesi, Chopin’in yaşamını özetliyor.




